Sunday, 17 October 2010

Zaman

Gece belli bir saati geçer, artık televizyondaki her tartışma programını izlemişsindir. Hatta tekrarlarına göz gezdirmeye başlarsın. Türkiyenin ekseni mi kaymıştır yoksa şaftı mı kaymıştır sorgulamaya başlarsın. Etraftaki apartmanların da ışıkları teker teker sönmeye başlar ki o saatlerde artık evin soğukluğuna alışmıştır tahtalar, onlar da susarlar. Uykun yoktur. Vardır da anlamadığın bi nedenden uyumak istemezsin. Yorgunsundur. Günün aslında oldukça verimli geçmiştir. Başarılı bağlantılar kurmuş, uzun süredir görmediğin insanlarla ayak üstü konuşma fırsatın olmuştur ama gene de rahat değilsindir. Kendini oyalıycak şeyler ararsın ama tüketmişindir bütün seçenekleri. Zor nefes almaya başlarsın ki bişeyler eksiktir anlarsın. Amacını kaybetmişsindir belki de. O yüzden yaptığın her şey, her adımın, her hareketin, her lafın boş gelir sana. Nedenini düşünürsün, gerçekten tek bir şeye bağlı olablir mi diye. Cevabı bilirsin. Zaten kendine sorduğun her sorunun cevabını bilirsin de o cevaplar tatmin etmez.

İnsanlar garipler işte. Yalanlara gerçeklere göre çok daha kolay alışırlar. Acaba insanlar bu ikisi arasındaki farkı unuttular mı aslında?.. Çok geçmişe dayanır insanoğlunun yalanla dostluğu. Başka neye güvenebilirsin ki? Tek bir yalan bozar gerçeğin saflığını. Yalanın hep yalan olcağına emin olabilirsin halbuki. Hayatını da yalanlar üzerine kurarsın çünkü o yalanlar hep sağlam kalacaktır. Kim bozabilir ki bir yalanı? Bozabilse bile bunu farkedebilir misin?

Gece kol sağatinin yelkovan sesini duyacak kadar sessizleşir. Gündüz dışardayken etrafında vır vır konuşan tiplerin sesleri seni rahatsız ederken şimdi de sessizlik rahatsız eder. Ancak duymak istediğin belli bir ses vardır. Diğer sesler nefes almanı kolaylaştıramıycağını bilirsin. Ama gerçekten o ses midir tek o kadar bağlı olduğun? O ses gerçekten kime aittir? Tek cevap o mudur? Bunların cevaplarını da bilirsin ama o cevabı bildiğini kabullenmek bir seçim yapmaktır. Zor olan o seçimle yaşamak, zor olan o seçimin doğru olduğuna inanmaktır. Bir şey seçsen de seçmesen de sen gene yaşarsın. Gülersin, ağlarsın, sırıtırsın, esnersin, hapşırırsın, öksürürsün... Gene toplumun sana en başından koyduğu çerçeveler içinde yaşarsın güzel bi şekilde. Mutlu da olursun ama 1000 seferden 999unda mutlu olduğunu sanarsın. Başarılı kesin olursun ama. Sonuçta oyunu kurallarına göre oynıycaksındır. Hayatının sonunda büyük ihtimalle en az bir evlilik geçirmiş, bir iki de çocuk yapmış bir şekilde bitirirsin. Artık hatalarının ve yalanlarının bir önemi kalmaz, bitmiştir zaman.

Gecenin sonunda her gece pes ettiğin gibi pes eder yatağa girersin yaz sıcağında yorganın altına. Niye yorganla yatarsın o aslında çok açıktır. Kendin uyumazsın ama aslında. Uyuya kalırsın aynı düşüncelere devam ederken. Vücudunun da belli fiziksel sınırları var nasıl olsa. Kaybettiğini düşünürsün elindekilere bakıp ama aslında herkesten çok kazanmışındır. Onu anlamak zordur. Çok daha zor yaşarsın o kazançları ama yaşadığında da bambaşkadırlar. Dalarsın uykuya bambaşka farklı saatler geçirmek için. Kim bilir neler görürsün rüyanda. Belki de bir adadaki "joker" olursun...

15/06/2010

Boredom is Bliss

If you travel alone, you'll realize a lot more about your surroundings. As you enter the waiting lounge for your flight you look around to find a good enough seat to spend your next few hours waiting. If you're a guy you'll most certainly look for the prettiest girl in the lounge. Of course the same works if you're a girl too. Once you found that girl you try to sit not too close to make it too obvious or not too far to still be able to have eye contact. Almost all of the times you'll realize that you're also sitting very close to a lady with a young son or daughter which is playing around with whatever round object it can find. At this point you're already starting to get annoyed of the kind. Let's accept even the most sassy people do not like kids in a waiting lounge. What's worse is now the mom also starts playing with the kid and makes sounds even weirder than the kid. You decide to get up as the girl doesn't look that pretty anymore but you don't want to make it too obvious that it's because of the kid and the mom. You decide to wait a bit more and try to make it look like you're getting up to get a drink.

Feeling a little bit guilty for no apparent reason that you can think of, you actually go to a coffee shop and get something to drink even if you're not thirsty. Now you can't sit right back as you just got up. So you walk around like you would in jail trying not to look ridiculous as you feel everyone is somehow watching you. You enter small shops for no reason and interest and start touching stuff just to kill more time. Once you've touched every single object you can sit down somewhere better but this time as the time left for your flight to take off is shorter the lounge is more crowded. You don't want to sit side by side with someone so you decide to find an empty spot next to a wall and just lean on sacrificing the pain you'll feel for the next minutes as you're also carrying a heavy bag that you just don't feel like dropping down. You spend the next twenty minutes or so seizing up people. You stare at their clothing and the way they move and try to reach a judgment of their characters. You accidentally catch some old guys eyes and move your head away while trying not to look like you're faking it. You never catch a pretty girls eyes. Of course you're never that lucky. It's always some guy or a really old lady. Time goes by and by now you're thinking how the hell you're going to spend hours with no escape route in a one tenth of the area of that lounge with all the people in it. You protest inside but knowing that you can't do shit about it you simply walk in to the corridor as you're called and enter the plane of to your destination.

27/11/2009

Bilelim de Göz Göre Göre Yalan Söylemeyelim!

Ufak bir politik analiz yapalım: %58 Evet, %42 Hayır çıktı. Katılım oranı %77. Bu demektir ki toplam seçmenlerin sadece %45'i Evet demekte. Buna net bir Evet demek zor ama tabi ki matematik hesabı yapmaktan yoksun bazı cahil arkadaşlarımız buna itiraz edicek.

Devam edelim.

MHPnin son seçimlerdeki oy oranı %16. MHP seçmeninin kaybettiği illere bakarsak yarısının Evet dediğini görücez ve %8lik bir oranın MHP seçmeninden geldiğini görüyoruz.

Kaldı %37

Son seçimlerde BDP %6ya yakın bir oy almıştı. Boykot çağrılarının Kürt seçmenler için ortalama yüzde %66 olduğu bir ortamda BDP seçmenlerinin Evet oyuna %2 gibi bir oranla katıldığını söyleyebiliriz.

Kaldı %35.

Aynı şekilde Saadet Partisi de son seçimlerde %6ya yakın bir oy almıştı. Onların da hepsinin Evet dediğini varsaymak yanlış olmaz.

Kaldı %29.

İşte bu %29 geriye kalan AKP oyları. Herkese özel SMS gönderip, insanların kapılarına kadar otobüs gönderen bir partinin her seçmeninin de büyük rahatlıkla oy kullanıcağına varsayarsak Eylül 12 itibariyle AKPnin sahip olduğu oy oranı %29. Buna şaşırmamak gerekir. En son Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında daha önceki seçim sonuçlarını büyük oranla bilen SONAR araştırma şirketinin gösterdiği düşüş eğilimi açıkca görülmektedir.

Ufukta AKPsiz koalisyon olduğunu söylemek çok da güç değil. Bu referandumda kim kazandı biraz düşünmek lazım. MHPnin kaybettiği kesin ama AKP için görüldüğü gibi çok daha kötü bir tablo hakim. Şimdi bunu farkedicek kadar akıllımılar? Akıllı olmamalarını ummak gerek çünki farkına varırlarsa oylarını bir önceki genel seçimlerde yarattıkları "darbe" tehdidiyle arttırmaya çalıştıkları gibi bir olay yaşamak mümkün.

Ha, ben bu notun altına yorumları da açık bırakıcam ki insanlar özgürce fikirlerini beyan etsinler ama yalana saygımız ya da hoşgörümüz yok. Bu bilinsin.


13/09/2010

Saturday, 16 October 2010

Sözde Mi Soykırım Özde Mi?

George Orwell’in 1984 adlı kitabında yazdığı gibi; eğer bir grup insanın empoze ettiği bir yalan herkes tarafından kabul edilirse, bu gerçek haline gelir. Türklerin durumunda da olduğu gibi bu yalan en büyük politika araçlarından biri haline gelir ve senelerce birçok uluslararası platformda karşısına çıkar. Sözde Ermeni Soykırımını savunanların kabul etmesi gereken de şudur ki amaçları ölen Ermenileri anmayı aşmış olup Türkleri yalancı, barbar ve katil olarak göstermeye çalışmışlardır ve çalışmaktadırlar.

Sözde Ermeni Soykırımını savunanların çoğu birkaç kaynağa dayanarak bütün diğer kaynakları görmezden gelirken üzücüdür ki konuda medyaya fikir beyan eden birçok Türk de kör milliyetçiliğin kurbanı olmakta, konu hakkında çok az bilgi edinip konuşmaktadırlar. Yabancı basının hiçbir zaman bahsetmediği ise Ermenilerin konuyla ilgili araştırmaların hiç birine yanaşmadıklarıdır. Geçmişte Türk hükümeti tarafından Ermeni hükümetine çağrı yapılmış Ermeni-Türk ortak bir toplantı yapılması önerilmiş ancak Ermeni tarafı bu çağrıyı kesip atmış ve araştırılacak bir şey olmadığını söylemiştir. Sırf bu tutumdan, çözüm arayan tarafın Ermenilerden çok Türkler olduğu anlaşılmaktadır.

Ermenilerin tezi ise birçok yerden çatlaklar vermektedir. Bunlardan benim en çok dikkatimi çeken, 1918 yılında kurulan Ermeni Cumhuriyetinin ilk başbakanı Hovhannes Kaçaznuni’nin 1923’de Taşnaksutyun genel kurultayına sunduğu rapordur. Raporda Kaçaznuni Ermenilerin tezlerini eleştirmiş ve Ermenilerin Müslümanlara karşı yaptığı katliamlardan bahsetmiştir. Sonradan kitap haline getirilen bu rapor tahmin edileceği gibi Ermenistan’da yasaklanmış ve Avrupa’da da toplattırılmıştır. Öbür yandan Türkiyede Sözde Ermeni Soykırımının tabu olduğunu idda ediliyor. Çifte standardın kanıtı ise Sözde Ermeni Soykırımına çok uzun ve detaylı bir sayfa ayıran Wikipedia’nın İngilizce versiyonunda Kaçaznuni’nin bu raporuyla ilgili en ufak bir bilgi bile bulunmaması.

Dünyada birçok ülke Sözde Ermeni Soykırımı’nı kabul etmiş durumda ve bu Sözde Ermeni Soykırımı savunucuları için en büyük koz. Ancak bu ülkelerin çok azı olaylarla ilgili iki taraflı bilgiye sahip ve neredeyse hepsi lobicilerin kurbanı. Anlaşılacağı gibi tarihe politika karıştırılyor. 2001’de Fransa’da kabul edilen soykırım iddalarının 500 bin civarındaki Fransız Ermeni vatandaşın oylarıyla hiç ilgisi olmadığını iddia etmek biraz güç. Aynı şekilde yakın zamanda Amerika’da kabul edilen soykırım iddalarını kabul eden dilekçenin Ermeni nüfusun en çok bulunduğu California eyaletinden gelmesi de çok şaşırtıcı olmasa gerek. Kimler soykırım iddalarını kabul etti diye sorduğunuzda Yunanistan ve Güney Kıbrıs’dan başlayarak Fransa ve İtalya’ya kadar uzayan bir liste önünüze sürülebilir. Başka bir gariplik ise, Danimarka, İsrail ve İngilterenin Sözde Ermeni soykırımı iddialarını kabul etmemeleridir.

Evet, binlerce insan öldü, bunu kimse inkar edemez ancak Ermenilere karşı Türk ulusu tarafından bir komplo düzenlendi demek ölen Ermenilere saygı duymaktan ziyade başka bir ulusa haksızlık olur. Benim araştırmalarım doğrultusunda inandığım durum kısaca şöyle: Osmanlı Hükümeti istemediği ve taraf olmadığı bir savaşa bir kaç paşa yüzünden girmek zorunda kaldı. Üç cephede birden savaşmak zorunda kalan Osmanlıların Doğu cephesinde Avrupalı devletlerin kışkırtması ve Rusya’nın teşkilatlandırmasıyla sorun çıkarmaya başlayan Ermeni halkına karşı bir çözüme ihtiyacı vardı. Vaat edilen Ermeni Cumhuriyeti hayaliyle ayaklanan Ermeniler bölgede Türkler, Kürtler ve Ermeniler arasında etnik çatışmaların başlamasına neden oldu. Bu çatışmalar sonucunda ölenler sadece Ermeniler değildi. Birçok Türk ve Ermeni köyünde de kıyımlar yaşanmış ve bunlar da birçok Rus ve Osmanlı kayıtlarına geçmiştir. Bütün bunların üstüne bir de o zamana kadar görülen en çetin kıtlık zamanı yaşanmaktaydı. Zaten çok güçsüz bi durumda olan Osmanlı da sorun çıkaran Ermeni halkını tehcir etme yoluna başvurmuştur. Kıtlık, etnik çatışma ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşte olması ise birçok Ermeninin hayatına mal olmuştur.

Bu olayları soykırım olarak yargılamak ise sadece tek taraflı düşünce ve ezilmişlik sendromunun bir göstergesidir. Turancılık fikrini savunan ve bu fikrin peşinde Ermenilere karşı hareketlerde bulunan insanlar zaten yargılanmış, bir kısmı asılmış, bir kısmı sürgün edilmiş, bir kısmı ise Avrupa’ya kaçmıştır. Bu olaylarda başta gelen üç paşa, Talat, Cemal ve Enver ise savaşta işledikleri suçlardan yargılanmış ve suçlu bulunmuştur. Mehmed Talat Paşa Almanya’ya, İsmail Enver Paşa önce Almanya’ya oradan da Atatürk’ün Türkiye’ye geri dönmesine izin vermemesi üzerine Rusya’ya, ve Cemal Paşa ise Orta Asya’ya kaçmıştır. İkisi Ermeniler tarafından öldürülürken Enver Paşa Ruslara karşı bir çarpışmada öldürüldü. Akıllarda soru işaretlerine neden olan ise Aram Andonian adlı bir Ermeni’nin Talat Paşa’ya atfedilen telegramlarının Şinasi Orel ve Süreyya Yuca tarafından yapılan detaylı bir çalışmayla sahte olduğunun kanıtlanmasıdır. Soru ise şudur: Doğruluğu Ermeniler tarafından bu kadar inanılan bir tez için bir Ermeni neden sahte bir belge düzenlesin ki?

Geçtiğimiz yılda konuyla ilgili aydınlatıcı denecek derecede önemli olan bir kitap Mehmet Perinçek’in kaleminden basıldı. “Rus Devlet Arşivlerinden 100 Belgede Ermeni Meselesi” adlı bu eser tek başına Ermeni tezini çürütecek kuvvette deliller sunmaktadır. Tamamen Rus arşivlerinden alınan belgelerden oluşan kitapta güvenilirliğinin tartışması söz konusu bile olamayacak kanıtlarla Ermenilerin bölge halkına karşı giriştiği bir nevi, kurulmasının vaat edildiği Ermenistan Cumhuriyeti’nin toprakları için yapılan, Müslümanlardan temizleme hareketi görülmektedir. Ancak geçtiğimiz sene Amerikan kongresinden Sözde Ermeni Soykırımı tasarısı geçerken delegelerin bu tarz bilgilere sahip olduğunu söylemek zor.

Doğruluğunu ya da yanlışlığını konuşmak çok kolay aslında. Ancak insanların durup da kendilerine sormaları gereken bir şey var. Bu kadar nefret ve karşındakini küçük düşürmek gerçekten o dönemde ölen insanları geri getirecek ya da bir şekilde yüceltecek mi? Her düşünce yetisine sahip insan perdeyi aralayıp arkada ne var diye başını uzattığında bu iddiaların sadece bir milleti yıpratmaya ve bir diğerine güç katmaya yönelik olduğunu görebilir. Ne yazık ki sesi en çok çıkanın tezinin savunulduğu bir dünyada yaşıyoruz ve senelerdir artık uğraşmadığımızdan mı yoksa tembelliğimizden midir sesimizi duyuramadık.


25/01/2008

Believing In Something Without Questioning Is Never Right

It’s hard to start an article about a very sensitive issue. You may go against the world and be right but still people will get angry. Then how can I approach this? Outright denial is never constructive even though when you have enough solid evidences to know that what you believe is the truth. I am writing because I feel the responsibility to represent a different angle to Tufts students, one that is being ignored, either deliberately or out of ignorance.

The issue at hand is the so-called “Armenian Genocide. Throughout the years that have passed since the World War I, the issue has become a much more of a political and emotional issue rather than that of a historical one. It’s used against Turkey in its attempts to join the European Union or with regards to other political issues. Many nations such as France, Greece or certain US states with considerable Armenian minorities or value leverages against Turkey have acknowledged that such a genocide occurred. It is no surprise that the most vocal US state about this issue is California, which has a sizeable Armenian minority. On the other hand nations such as Israel, Denmark, and United Kingdom rejected to acknowledge the genocide claims.

The international knowledge of the issue is close to minimal if not non-existential. Almost all of the people that are voting for the recognition of the so-called “Armenian Genocide” only know one side of the story while ignoring many facts to keep this story intact. In fact, there are many facts that Western nations are either ignoring or these facts are denied to them.

The reason I bring this issue up is because I came upon an “Armenian Genocide Commemoration” event on TuftsLife, last semester. I attended this event to ask two questions but seeing that majority of the attendees were elders I didn’t want to disrespect their emotions. In addition, the other half of the people in the room were sleeping because the lecturer of the event was practically reading her presentation from a paper which was hardly based on the events of WWI. I left early because I thought that having a poorly presented lecture in a commemoration ceremony is worse than someone confronting it.

I realized that people take this claim of genocide as the truth without questioning its credibility or even trying to learn something about it. I have two very simple questions that alone shake the credibility of the issue and demonstrate that it is not as apparent as the Holocaust is, a claim many “Armenian Genocide” defenders make.

My first question is about the base of the genocide argument. In 1920, Aram Andonian, a French-Armenian, published a book called “The Memoirs of Naim Bey”. This book contained the “Talat Pasha telegrams” upon which the Armenian argument that the Ottoman government ordered the killings of Armenians is based. These documents that are purported to be the proof that the Ottoman government executed Armenians have been proved to be forgeries by Şinasi Orel and Süreyya Yuca in 1983. In their book called “The Talat Pasha Telegrams: Historical fact or Armenian fiction?” they analyze the documents on the basis of signature types, dating and language and found them to be a forgery.

Simply put, why would the Armenians feel the need to forge documents to back up their argument if it’s so compellingly recorded and proven to be true?

The second question regards the history of Armenians themselves. The first prime minister of Democratic Republic of Armenia in 1918, Hovhannes Katchaznouni was a member of Armenian Revolutionary Federation, which served a key role in formation of Armenia as a separate state. He published a critical book in 1923 called “The Armenian Revolutionary Federation Has Nothing More To Do.” In his book he claims that Armenians were as guilty as the Turks were when it comes to escalation of the violence throughout the empire and points out the massacres done by Armenians against Turks. Unfortunately, his book was banned and collected to be destroyed in Armenia. In 2005, this book was found in Russian archives by Mehmet Perinçek and started to be published in many languages. Quite simply, why would the very men that fought for Armenia’s existence deny the “genocide?”

I have no doubt that there are more things that are being “mistakenly” left out. A very brief research on the issue from the web and written sources would show that small but important facts like those that I have mentioned in this article are not pointed out at all. This summarizes the overall treatment of the issue in the Western nations. Only one side is heard and only one side is remembered. It is important to remember contentious events like this one, but we should remember all sides of an issue. We’re living in a world where only the loudest voices are heard. Until all are, I will keep raising questions that need answering.


09/03/2010